Gelecek Turizmde Blog

11/9/2016

Bergen’de balık ve ahşap kokusu

TAN MORGÜL

 

Bu kadar kuzeye hiç çıkmamıştık. En çok Londra, o da bahar ve yaz aylarındaydı. Norveç’in Bergen şehrine gidiyoruz, yetmiyor sonrasında daha kuzeye Tromsö’ye, zaten gerisi kutuplar. Hatta hızımızı alamıyor, Tromsö’de şubat ayında denize bile giriyoruz; öncesinde sauna destekli olsa da nefesimiz ziyadesiyle kesiliyor. Kafi! Daha fazla kan dondurmadan daha sıcak muhabbete geçelim. Zaten Bergen’de kalacağız, fazla üşütmeye gerek yok.

 

Liman şehirlerine özel bir ilgimiz olduğu doğru. Sadece iyot kokusuna veya çeşit çeşit balığın aktığı iskelelerinde tüten kokulara bağlılığımızdan sebep değil. Dünyanın her tarafından gelen denizcilerin asırlarca demirlediği ve birlikte demlediği ortak kültürü de seviyoruz. Orası da apayrı mevzudur, şimdi girip Bergen’den rol çalmayalım. Norveç’in ikinci büyük şehri olan Bergen, Kuzey’in önemli liman şehirlerinden biri, tabii kendi çapında. Bir yerleşim yeri olarak 900 yıllık tarihi var, hiç fena değil elbet ama başta İstanbul olmak üzere diğer mühim Akdeniz limanlarından yaşça küçük. “Kendi çapında” dememiz bu yüzden. Hanseatic limanı, şehrin tarihi kimliğinde olduğu kadar, modern halinde de önemli yer tutuyor. Meşhur fiyort gezisine buradan kalkan gemilerle başlıyorsunuz. Keza, adalara da düzenli feribot seferleri var. Düzenli, derken günde birkaç defa. Misal, az sonra bu adalardan birini ziyaret edeceğiz.

 

 

Norveççe’de iskele (bryggen) anlamına gelen şehir, adına yakışır şekilde yıllarca birçok diyardan balıkçıyı konuk etmiş. Tabii vakit hayli değişti, modern dünyada sadece balıkçılıkla geçinilmiyor. Bergen de doğanın bahşettiklerinin yanında insan yapımı marifetleri koyarak, şehri mühim bir turizm rotasına sokmuş. Şehrin UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunan rıhtım evlerini ve sokaklarını gördükten sonra balık pazarı Fjellskal Fisketorget’a illaki göz atın. Pek küçük bir balık pazarı burası ama bizimkilerden farklı olarak hem satış hem lezzet noktası. Eğer gezdiğiniz yerin balık pazarında, yeme-içme noktası varsa illaki ziyaret edin, zira geleneksel yöntemlerle yapılmış taze ve ucuz balığın temel adreslerinden biri buralar. Bunun en fiyakalı örneklerinden biri Barcelona la Rambla üstündeki La Boqueria’dır. Balık, diyoruz ama siz deniz ürünleri anlayın. Yani deniz kabukluları ve böcekleri de tezgahlarda mevcut. Bir de illaki sıcak yemek durumunda da değilsiniz; tuzda kurutma, soslu, tütsüde kurutma seçenekleri de pek bir leziz, bizden söylemesi. Ama ahşap evler meselesini de atlamayalım; sadece limanda poz veren ahşap güzeli rengarenk evlere takılmayıp, şehrin ara sokaklarında da kaybolalım. Malum burası ahşap işçiliği uzmanı İskandinav diyarı ve ahşapla, taş yan yana gelince nasıl güzel bir mimari ortaya çıkıyor ve ortaya çıkan bu güzellik nasıl senelerce ayakta duruyor bir güzel görelim. Ve sonra aynı akıl İstanbul’da olsaydı yaşayacağımız şehri düşleyelim. Neyse, sadece Bergen’e konsantre olup, moralimizi hiç bozmayalım.

 

  

 

  

 

Yedi tepe meselesi, liman kentlerinde garip bir kesişim noktası. İstanbul’da durum biraz karışık ama Bergen yedi tane küçük dağın çevrelediği bir şehir. Bunu da not etmek lazım gelir. Viking çağından yadigar şehrin nüfusunun %10’u öğrenci, dolayısıyla kentin hem sabah hem de gece verdiği bir gençlik pozu var. Hani “Akşamları ne yapılır?” derseniz, bu nüfustan sebep sebil mekan seçeneği var, otelin barına mecbur değilsiniz. Neyse biz yine de gündüz mesaisinde kalmaya devam edelim ve ilgilileri için iki müze önerelim. Büyükler için Bergen Denizcilik Müzesi, küçükler için akvaryum. Aslında her ikisi de yaş hesabına bakmıyor ama “Niye ortalıkta bu kadar çocuk var?” diyen olursa diye, genel eğilimi verelim istedik. Yoksa ne çocuktan, ne akvaryumdaki balıktan rahatsızız.

 

  

 

“Sana tepeden bir baksam acep nice olur, ey Bergen!” derseniz, onun da yolu var. Şehir merkezinden kalkan Floibanen füniküleri ile Floyen Dağı’na çıkabilir, oradan temiz bir Bergen manzarası alabilirsiniz. Eğer hızınızı kesmek istemiyorsanız, bu işi dağda yapacağınız bisiklet turu ile taçlandırabilirsiniz. Pedallı her türlü faaliyete; sürdürülebilir, yavaş ve temiz turizm vesilesiyle büyük saygımız var, onu da belirtelim. Velhasıl uzun süreli Bergen konaklamasında iseniz, yürüyüş ve bisiklet seçenekleri her daim mevcut, atlamayın. Fiyat meselesine hiç girmiyorum, zira Norveç fena pahalı bir ülke, Bergen de haliyle bu paranteze dahil. Yani bunu göze alarak gidin, cüzdan veya kartınızla olan ilişkinizi daha bir sıkı tutun.

 

 

Bekkjarvik’te fiyakalı yemek

Tüm bu Bergen tanıklığı için, Norwegian Seafood Council’a şükranlarımızı sunarız. Zira onlar olmasa ne bu diyarları gezecek ne de leziz balık lezzetlerini tadacaktık. Hadi bir şekilde Bergen’e yolumuz düştü ama şu küçük adaya mümkün değil gelmezdik. Austevoll adasındaki Bekkjarvik limanından bahsediyoruz. Yerleşimi 16. yüzyıla tarihlenen bu küçük balıkçı köyü şimdilerde sayfiye yeri olduğu kadar aynı zamanda gastronomi turizmine de ev sahipliği yapıyor. Hadisenin kıymeti daha kaldığımız yerden başlıyor; Eski Ringa (tuzda) işleme fabrikası şimdi konuk evine dönüştürülmüş. Kaldığımız kat da, balıkların işlendikten sonra konup, taşındığı fıçıların yapıldığı kattaydı; ki odanın önündeki açık müzeden her şey anlaşılıyor zaten. Ada pek küçük, dolayısıyla yürüyerek bile bitirilir. İçerlerde bir yerlerde küçük bir kilise var. Bahçesindeki mezar taşları, gri gökyüzü ve mimarisi ile biraz ürkütücü olduğunu söylemek lazım, özellikle de tek başına yürürken tüyler hafif kıpraşabiliyor; ah şu ucuz Amerikan korku filmleri. Yine güzelim ahşap evler yol boyunca sıralanmış, imrenmelere doyamadan yürüyoruz. Sessiz, sakin mis gibi bir doğa. Ve bu sessizlik içinde çocuk sesleri; adanın orta kısımlarında biraz yüksekte bir top sahası ve başlarında hocaları. Keyifler bin beş yüz.

 

 

Akşam yemeği için her şey hazır, uzun bir yürüyüş sonrası karnımız da acıktı. Restoranımız Ørjan, hemen konuk evinin yakınında. Mekan bir aile işletmesi, karşılamada anne, mutfakta kardeş var, şefimiz 2015 Bocuse d’Or ödülü sahibi Ørjan Johannessen, mekana da ismini veriyor. Muhabbet bize özel olduğu için, mutfağa da girme hakkımız var, hem de Türkiye’den gelen genç şeflerle. Bu yüzden zaman pek güzel geçiyor. Ödüllü şefi bulunca tabi, değiş-tokuş yapmadan edemiyoruz. Zira bu satırların yazarının da (maalesef memlekette yayımlanamayan) ödüllü bir kitabı var. 

 

 

Menümüz: Başlangıç, adaya özel taşı tabak belleyip üstüne rezene soslu ve sarımsaklı tereyağı sosu eşliğinde et, bayağı kalabalık bir sos muhabbetinde küçük bir ıstakoz türü ile deniz tarağı (Sjøkreps&Kamskjell), ana yemekte lahana, karides, midye, ıspanak ve morina eşliğinde, üç farklı sostan mütevellit ızgara fener balığı (Grillet Breiflabb). Hadi, en azından içtiklerimizi kendimize saklayalım da ayıp olmasın. Mühim bir notla bitirelim, meraklısı için Norveççe balık isimleri, menüye bakarken faydalanırsınız: Makrel (uskumru), Torsk (morina), Laks (somon), Sild (ringa).