Gelecek Turizmde Blog

11/16/2016

Zamanın durduğu şehir: Kotor

SILA UÇAN

Her ne kadar Sabahattin Ali, yıllar önce çok severek okuduğum Kürk Mantolu Madonna romanında “Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak edememiştim.” dese de benim Kotor’da geçirdiğim tatil, hayallerimin ve beklentilerimin çok çok üzerindeydi. Demek ki, bazen hayallerimizden daha güzel şeyler de sunabiliyormuş hayat bize.

Çok uzun zamandır yapmayı hayal ettiğim ama bir türlü cesaret edemediğim bir şeydi tek başına tatile gitmek. İlerde “Keşke demek için bile geçtir vakit, geçti ömür bir ah ile, içi dolu eyvah ile” dememek için kafamdaki tüm soru işaretlerine, tüm çekincelerime rağmen biletimi aldım, otelimi ayırttım: İstikamet önce Karadağ’ın başkenti Podgorica, oradan da Avrupa’nın en güney fiyordu olan, aynı zamanda UNESCO tarafından koruma altına alınmış Kotor.

Yaklaşık bir buçuk saat süren bir yolculuğun ardından Podgorica’ya geldim. Havalimanından taksiye binerek 10 dakikada şehir merkezindeki otobüs terminaline ulaştım. Oldukça uygun bir fiyata otobüs biletimi aldıktan sonra, manzaraları doya doya seyretmek adına cam kenarına kuruldum. Yaklaşık üç saat süren bir yolculuğun ardından Kotor’a ulaştım.

Old Town denilen merkezinin etrafı surlarla çevrili ve araç trafiğine kapalı. Bu masalsı şehre bir sur kapısından giriyorsunuz ve bir anda kendinizi birkaç yüzyıl öncesine ışınlanmış gibi hissediyorsunuz. Etrafınız yüzyıllar öncesinden kalma taş binalarla çevrili, bu binalardan biri olan otelim de 600 yıl öncesinden kalma bir yapıydı. Otelin tarihi dokusu beni bir anda içine aldı, kendimi o kadar huzurlu ve mutlu hissettim ki.

 

    

 

       

Şehir, çok sayıda cruise gemisinin yanaşması ve Balkan turlarının geçiş güzergahında yer alması sebebiyle öğlen saatlerinde oldukça kalabalık oluyor. O dar sokaklar, tarihi meydanlar turist grupları ile dolup taşıyor. Bu saatleri plajda geçirmek güzel bir alternatif olur düşüncesi ile yürüme mesafesindeki Havana Beach’e attım kendimi. Deniz çarşaf gibi ve tertemiz ancak biraz yosunluydu. O yüzden plajda fazla zaman geçirmek yerine bir bot turuna katılmaya karar verdim. Yaklaşık iki buçuk saat süren turda, eşsiz fiyort manzaraları ve denizi çevreleyen kara dağlar eşliğinde, üzerinde sadece bir kilise olan “Lady of Rocks” adası ve şirin bir sahil kasabası olan “Perast”ı gördüm. Rüya gibi bir kasaba olan Perast’ta çok uzun zamanımız yoktu, o yüzden bir kez daha gelip burada gün batımını izlemek hayallerim arasında çoktan yerini aldı bile.

 

 

Kotor, Old Town’da ya da onların deyimi ile Stari Grad’da geziyor iseniz bence çok fazla tavsiyeye gerek yok. Kendinizi yollara vurun ve sokaklarda kaybolun, çünkü sizi her köşede farklı bir tarih, başka bir güzellik bekliyor. Yorulduğunuz yerde ise gözünüze güzel gelen bir yerde oturabilir, kalabalığı seyrederek kahvenizi yudumlayabilir ya da yemeğinizi yiyebilirsiniz. 

Kotor’da yeme içme, birçok Avrupa şehrine göre oldukça uygun. Eğer “Adriyatik kıyılarına geldik, deniz ürünü yemeden dönmek olmaz.” diyorsanız Old Town’da yer alan “Dekaderon” ya da “Skala Santa” restoranlarından birini tercih edebilirsiniz. Aperitif bir şeyler ya da İtalyan yemeği yemek istiyorsanız yine Old Town’da yer alan “Luna Rossa, Bokun, Hippocampus” restoranlarından birini tercih edebilirsiniz. Uzun uzun oturup yemek yemek istemiyorsanız yine şehir merkezinde yer alan “Pronto”dan 2 euroya incecik ve çıtır çıtır, kocaman bir dilim pizza alarak yolunuza devam edebilirsiniz. Ayrıca her gün surların hemen dışında kurulan pazarı gezebilir, tazecik meyvelerin tadına bakabilir ya da evinize getirmek üzere vakumlu paketlerde satılan çeşit çeşit mantarlardan, peynirlerden ya da Prosciuttolardan alabilirsiniz.

   

  

 

“Tarihle bu kadar iç içe olmak yeter biraz da denizle, fiyort manzaralarıyla iç içe olalım.” derseniz de surların dışına çıkıp, sağa dönerek kısa bir yürüyüş yaparsanız limanın hemen yakınındaki “Terminal” kafede bir şeyler atıştırabilir ya da biraz daha ilerde önünde plajı da olan “Konuba Akustik”de yöresel yemeklerin tadına bakabilirsiniz. Geceyi ise Old Town’da bir ara sokakta yer alan Gelateria di Cattaro’da şahane bir İtalyan dondurması yiyerek sonlandırabilirsiniz.

Kotor’a geldiniz mi yapmadan dönmemeniz gerekenlerden biri de yaklaşık 45 dakika süren bir merdiven çıkma mücadelesi ile kaleye tırmanmak, o nefes kesen fiyort manzarasına bir de tepeden bakmak. Ancak, kaleden indikten sonra yarım saat kadar bacakları titremiş biri olarak şunu da söylemeden geçemeyeceğim o büyüleyici manzarayı görmek için en en tepeye çıkmaya gerek yokmuş, tepeye yaklaşsanız da yeterli bence.

  

  

 

Eğer tatilinizi benim gibi uzun tuttuysanız bir gününüzü mutlaka Budva’ya ayırmalısınız. Ben bu tatile beş gün ayırdığım için, gelmişken daha fazla yer görmek, Balkanların bu en yeni ülkesi Karadağ’ı daha yakından tanımak adına, Boka Bay, Karadağ’ın eski başkenti, 15. yüzyılda kurulmuş, Ortadoksların dini merkezi olarak sayılan: Cetinje, Lovcen, Skodar Lake gibi yerlerin yer aldığı “Great Montenegro” turuna katıldım. Tur sırasında uzun bir süre Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde yapılmış ve yapıldığı yıldan beri hiç genişletilmeyen tarihi bir yoldan ilerleyerek dağların arasında dolaştık. Yolun fazla dar olması sebebiyle zaman zaman bunaltıcı olsa da fiyortları gördüğünüz anda yolun bütün sıkıntısını unutuyorsunuz. Turumuz sırasında bir dağ köyünde kahvaltı molası verdik. Menümüzde inek etinden yapılmış Prosciutto ve Njegush dedikleri yöresel peynir ile hazırlanmış bir sandviç vardı. Öğlen ise Skoder Gölü’nün alabalığının tadına baktıktan sonra Crnojevic Nehri’nde bir saat kadar süren bir bot turu yaptık. Farklı yerler görmek adına güzel bir deneyimdi ama bir kez daha anladım ki fazla dağlık yerleşim yerleri pek bana göre değil. Benim ucundan da olsa denizle iç içe olmam lazım.

 

  

 

Son gün geldiğinde, güzel anılar, keyifli sohbetler, hafızama kazıdığım unutulmaz manzaralar eşliğinde Podgorica’ya doğru yola koyuldum.

‘‘Kader; yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir. Ama tüm dönemeçler ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatın hakimisin ne de hayatın karşısında çaresiz.’’ demiş Şems-i Tebrizi.

Belki de en doğru kararları almak için, herkesten her şeyden uzakta kendinizle baş başa kalmak gerekir. Kendimi yenilenmiş hissettiğim, şahane keşifler yaptığım, kimseye bağlı kalmadan gönlümce gezebildiğim için çok sevdim ben tek başıma tatil yapmayı. Umarım bundan sonra yeni yerler keşfetmek, farklı kültürleri daha yakından tanımak adına, alıp başımı gitmek için daha çok fırsatım olur.